ANASAYFA KONU ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Facebook Twitter Sayfamız

       

facebook sayfasımız

99. Mektup

99. Mektup

Tarih 21 Mart 2013, 16:32 Editör Çınar Erdoğan

* Molla Hüseyin el-Keşmîrî'ye yazılmıştır
* Huzûr'un ve içtima halinin, gafletin kaynağı olan uyku ile nasıl bir arada olabildiği sorusuna cevap



99. MEKTUP

 


  • ·         Molla Hüseyin el-Keşmîrî'ye yazılmıştır
  • ·         Huzûr'un ve içtima halinin, gafletin kaynağı olan uyku ile nasıl bir arada olabildiği sorusuna cevap

               

                Değerli mektubunuz ve içerdiği şu soruyla ilgili açıklama isteği bizlere şeref verdi:

                Huzûrun devamı ve insanın güç ve idrakini baştan sona devre dışı bırakan uyku haline rağmen huzur ve içtima hâlinin devam etmesi -ki bu büyük bahtiyarlığa ulaşmayı, bu yüce tâifenin büyüklerinden bazısı haber vermiştir- nasıl mümkün olmaktadır?

                Dostum! Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle birkaç meselenin açıklanması gerekir. Derim ki; yükselme ve yücelme yolu, bu maddî bedenle irtibata geçmeden önce insan ruhuna kapalı idi. Bir zindanda bağlı ve hapsedilmiş durumda idi. "Bizden herkesin belli bir makamı vardır.” (Saffât:164)

                Tabiatına değerli bir cevher yerleştirildi ki o cevher inme şartıyla yükselme ve yücelme kâbiliyetidir. Bu açıdan insanlığın melekler üzerine üstünlüğü sabit oldu. Hak Sübhânehû lütuf ve keremiyle o nûrânî cevheri bu karanlık bedenle birleştirdi. Nur ile karanlığın arasını birleştiren ve emr âlemi ile halk âlemini yan yana getiren Allah (c.c.) noksan sıfatlardan münezzehtir.

                Gerçekte bu iki şeyden her biri diğerine ters ve zıt olunca, Hakîm-i Mutlak olan Allah Sübhânehû bu birlikteliği gerçekleştirmek ve uyumu sabitleştirmek için ruha, nefis ile alaka kurma ve ona âşık, olma bağlılığı verdi. Bu ilişkiyi de ikisinin arasındaki düzene ve uyuma sebep kıldı. Allah Teâlâ'nın; "Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik." (Tin: 4-5) âyetlerinde bu îzâha bir işaret vardır.

                Ruhun bu dereceye indirilmesi ve nefisle irtibatlandırılışı gerçekte yergiye benzeyen övgü kabilindendir. Daha sonra ruh bu sevgi ilişkisi sebebiyle tamamen nefis âlemine hücum etti ve bütünüyle nefse yöneldi. Kendini nefse tâbi kıldı. Hatta bir defada kendini unuttu ve artık kendinden nefs-i emmâre diye söz edilir oldu, İşte bu da ruhun bir diğer latifliğidir. Şöyle ki; ruh, tamamen latif olması hasebiyle her neye yönelirse onun hükmünü alır.

                Ruh kendisini unutunca şüphesiz yüce ve mukaddes vücub mertebesi (Allah) ile olan önceki huzurunu da kaçınılmaz olarak unuttu. Tamamen gafletin içine battı ve karanlığın hükmünü aldı. Bundan dolayı Allah Teâlâ keremi ve şefkati ile kullarına peygamberler gönderdi ve o büyük insanların aracılığı ile onları kendine çağırdı. Kullara, ruhun sevgilisi olan nefse muhâlefet etmeyi emretti. O halde bu bozguna uğrama durumundan sonra kim "geri dönerse" büyük bir kurtuluşa ulaşmıştır, kim de başını kaldırmayarak yere yığılıp kalmayı tercih ederse büyük bir sapıklıkla sapıtmıştır.

                Bu girişten sonra sorunun cevabına dönelim: Deriz ki: Ruhun nefisle birleşmesinin, "ruhun nefiste fânî olup onunla bâkî kalmasından ibâret olduğu bu girişten anlaşılmıştır.

                O halde ruh ve nefis arasında böyle bir beraberlik ve uyum söz konusu olduğu müddetçe zâhirin gafleti, bâtının gafletinin aynısıdır. Zâhirin gafleti olan uyku da, bâtının gafletinin aynısı olur. Öyleyse bu uyuma bir halel geldiğinde ve bâtın, zâhirin sevgisinden yüz çevirip Bâtınların Bâtıni'nin aşkına yönelirse, önceden ruha ait olan fena ve bekâ da yok olursa ve ona Hakîkî Bâkî'de fenâ olup O’nda bakî kalma hali ihsan edilirse, işte o zaman zahirin gafleti bâtının huzurunu etkilemez. Hem nasıl etkileyebilir ki; çünkü artık bâtın zâhirden tamamıyla yüz çevirmiş ve onu arkasına atmıştır. Zâhirin önünde, bâtına giden hiçbir yol kalmamıştır. O halde zâhirin gâfil olması, bâtının da hâzır olması mümkündür ve bunda bir terslik de yoktur. Görülmez mi ki; mesela bademin içinde kaldığı sürece badem yağı, badem hükmündedir (ikisi de aynı şey gibidir). Fakat yağ bademden ayrıldığında hükümleri değişir ve farklılık arzeder.

                Allah Sübhânehû bu tür bir bahtiyarlığa ulaşmış olan birini, gönderdiği şeriatla bu âlem halkını nefsânî karanlıklardan kurtarması için geri göndermek istediğinde o zatı, bu âleme “es-seyru 'anillah billah (Allah ile beraber Allah'tan dönme)" yoluyla indirir. Bu kişinin teveccühü, içindekilerle bir alaka kurmaksızın tamamıyla âleme dönüktür. Çünkü o önceki alâkası üzerinedir, yani alâkası Hak Sübhânehû'yadır ve onun bu âleme getirilişi de kendi tercihinin dışında olmuştur. Bu müntehî (yolun sonuna ulaşan) zat ile diğer mübtedîler (yolun başında olanlar) arasında Cenâb-ı Kudsî'den dönüp halka yönelme konusunda şeklî bir ortaklık söz konusudur. Ancak hakikatte aralarında hiçbir münâsebet yoktur. Alâkadâr olup tutulmakla, yüz çevirmek arasında çok fark vardır.

                Aynı şekilde bu müntehinin halka yaklaşması da kendi tercihinin dışında olmuştur ve onun bu tür bir yaklaşmaya rağbeti yoktur. Bu yaklaşması yalnızca, içinde Hak Sübhânehû ve Teâlâ'nın rızası bulunduğu içindir. Mübtedî de ise bu yöneliş kendinden kaynaklanmakta ve kendisi de bunu istemektedir. Bunda Hak Sübhânehû'nun rızası yoktur.

                Bir diğer fark ise; mübtedînin halktan yüz çevirerek Hak Teâlâ'ya dönmesi mümkündür. Müntehide ise böyle bir şey muhaldir. Çünkü makamı ve mertebesi gereği onun halka dönüklüğünün, davetini tamamlayıp fânî dünyadan bâkî âleme göçünceye kadar devam etmesi gerekmektedir. O zaman da "Yüce Dost'u istiyorum, Allahım!" 1 nidası (son nefesinde) onun en büyük kazancı olur.

                Bu tarikatın şeyhleri da'vet makamının ta'yîninde ihtilaf etmiştir. Bazısı bu makamla ilgili olarak, "halka teveccüh ile Hakk'a teveccühün arasını cemetme makamıdır" demişlerdir. Buradaki ihtilaf, haller ve makamlardaki ihtilafa dayanır. Çünkü herkes kendi bulunduğu makamdan haber vermiştir. İşin aslı Allah katında bilinmektedir.

                Seyyidu't-Tâife (Sûfîlerin Efendisi) Cüneyd'in (rh.a.); "Nihayete varmak, başlangıca dönüştür." sözü bu müsveddede yazılan da'vet makamına uygundur. Çünkü başlangıçta yüz ve teveccüh tamamıyla halka dönüktür.

                Yazmış olduğunuz; "Gözlerim uyur; kalbim uyumaz.” 2 hadîs-i şerifinde huzûrun devamına bir işaret olmayıp Efendimiz'in (s.a.v.) kendisinin ve ümmetinin içinde yaşadığı durumlar ve kendisinden sâdır olan haller karşısında gaflet durumunda olamadığını haber verir. Bundan dolayı O'nun (s.a.v.) uykusu abdestini bozmazdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) ümmetini gözetme konusunda çoban mesâbesinde olduğuna göre gaflet hali onun nübüvvet makamına uygun düşmez.

                "Allah Teâlâ ile beraber olduğum bir zamanım vardır ki ona ne melek-i mukarreb ulaşabilir ne de bir peygamber. " 3 hadîs-i şerifine gelirsek; şayet sahîh olduğunu düşünülürse bu hadiste ’tecellî-i berkî-i zatîye (Zât-ı Subhânî'nin şimşek tecellîsine) bir işaret olabilir. Bu tecellî Cenâb-ı Hak Sübhânehu ya teveccühü gerektirmez. Bilakis bu tecellî Hak Sübhânehû’dan gelmektedir ve burada tecellîye mazhar olan kulun bir dahli yoktur. Aşıkın seyre doyması sebebiyle ma'şûkun, âşıkta seyretmesi kabilindendir.

                               Aynada görünenler aynadan kaynaklanmıyor!

                               Parlaklığından dolayı aynaya onlar geliyor!

                Bilmek gerekir ki; müntehî olan sâlikin geri dönmesi durumunda, kalkmış olan perdeler de geri dönmez. Bilakis perdelerin açık olmasıyla birlikte müntehi, halk ile meşgul olur. Çünkü halkın felahı ona bağlıdır. Bu büyük zatların durumu, padişaha çok yakın olan birinin durumuna benzer. Öyleki ne şeklen nede mânen aralarında hiç bir engel ve mâni yoktur. Bununla beraber padişah onu, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidermek ve hizmetlerinde bulunmakla görevlendirmiştir. İşte bu da mübtedî ile seyr u sülûkunu tamamlayarak geri dönmüş olan müntehi arasındaki diğer bir farktır. Çünkü müntehinin aksine mübtedî önünde perdeler vardır.

                Selam, size ve hidayete tabî olanlara olsun.

 

 

1              Buhârî, Meğâzî, 85, nr. 4464; Müslim, Fadâil, 59, nr. 6444; Mâlik, Muvatta, nr. 565; Ahmed, el-Müsned, nr. 25090.

2              Ebû Dâvud, nr. 202.

3              Kârî, Masnû'da bu sözün hadis olmayıp bazı sûfîlere ait olduğunu söyler. Bk. El-Masnû', s. 151.

Bu haber 1611 defa okunmustur.

Mektubat-ı Rabbani

110. Mektup

* Şeyh Sadruddîn'e yazılmıştır * İnsanın yaratılışındaki maksadın sülûkü yerine getirmek ve Hak Teâl...

109. Mektup

* Hekîm Sadr'a yazılmıştır * Kalbin selâmeti ve masivayı unutmak
A.KARUL A.KARUL
NAMAZA BAŞLAMAK İSTİYORUM AMA ...? OKU
Meçhul Yazar Meçhul Yazar
Bir aşk hikayesi!
Taner ERDOĞAN Taner ERDOĞAN
Müstehcen NOTLAR - Kimi kandırıyoruz ?
Emrecan Er Emrecan Er
BENLİK DUYGUSU!

E-BÜLTEN ÜYELİĞİ

         

E-mail listemize adresinizi
ekleyin son eklenen 
konulardan haberdar  olun

_SAAT_

NAMAZ VAKİTLERİ

ANKET

Kuran-ı Kerim'i hangi sıklıkla okuyoruz?






Tüm Anketler

Bu sitenin içeriği titiz çalışmalar ile hazırlanmaktadır. Kaynak gösterilmesi şartı ile çoğaltılabilir.
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi